Yazarken bulanmayan midesiyle karalamalar yapmaya başladı; ama yazdıklarını bir türlü beğenmiyordu. Hele de arkadaşları ona,
- Yazacaksan Marquez gibi, Balzac gibi yaz, müthiş adamlar ya!..
diyerek tavsiyelerde bulununca hepten kötü oluyordu. Bilmediği bir örnekten nasıl ilham alabilirdi ki? Kendi kendine onların nasıl yazmış olduklarını düşündü. Akıcı bir üslup kullandıklarına ve her satırında bir sır bulunan, iyi tasarlanmış birer hikâyelerinin olduğuna emindi. Yazmanın bir disiplin işi olduğunu da biliyordu. Duyduğu kadarıyla bahsi geçen büyük yazarlar yıllarca günde en az 10 saat çalışarak eser veriyorlardı. O hâlde kendisi de böyle yapmalıydı. Eğer sabırlı davranip bütün yazdıklarını kelime kelime gözden geçirirse, belki onlarınkine yakın bir roman üretebilirdi. Öyle de yaptı zaten. Harfleri bile tek tek inceliyordu... Gel gör ki yazdıklarını ısrarla beğenmiyor, arkadaşları görmesin diye gizlice yırtip çope atıyordu. Çok zaman sonra nihayet az da olsa içine sinen bir kitap yazmıştı. Bitmesine rağmen kimseye okutmuyordu. Her gece odasına kapanip saatlerce çalışıyordu. Tek derdi biraz onlarınkine benzemesiydi. Bir defa okusaydı, bir tane okusaydı; ama olmadı, okuyamadan yazdı bütün yazacaklarını ve bir akşamüstü önce gözleri karardı, midesi bulandı. Sonra da çekip gitti bir bilinmeze. Oysa henüz çok gençti, daha 42 yaşındaydı. Ölüm, iki beden büyük bir ceket kadar çirkindi onun utangaç ruhunun sığdırdığında. Kitabı da onunla beraber kadem bastı sırra. Geriye yırtip attığı yazılawrından sadece birinin çeyreği gün yüzüne çıkabildi ve ne gariptir ki klasik olmuş yazarlardan hiçbiri bu kadar kısa bir yazıyla aşkı böylesine güzel anlatamamıştı:
"Aşkı bitiren şey, iki tarafın da kendini âşık zannetmesidir. Oysa hiçbir aşkta iki aşık olmaz; çünkü tipatip aynı oranda bir sevgiyi yazmamıştır tarit henüz ve bu hikâyede fazla seven âşık, öteki de mâşuk olarak geçer kayıtlara. Gel gör ki hiç kimse 'Ben maşukumé' diye bir itirafta bulunmamıştır biten aşkına ağlarken ve ısrarla hep âşık olduğunu iddia etmitir. Hâlbuki bir aşkın içinde sadece bir kişidir âşık olan. İki sevgili yoktur mesela, biri sevgiliyse, öteki 'sevdiği'dir aslında. O hâlde yaşadığın aşkta hangi taraf olduğunu bilirsen, bu aşk sonsuza kadar sürecektir. Eğer sen sevdiği isen, derhâl bırak sevöeyi ve sevilmenin tadını çıkar. Karşılıksız sevmek değil, karşılıksız sevilmektir tekif ettiğim. Öyleyse sen sadece sevil ve bu sevgiye layık olmaya çalış; çünkü sen sevdiğisin. İşte gül bunu bildiği ve iyi sevdiği olduğu için bülbülün aşkı sonsuzdur.
'Seni seviyorum'un karşılığı 'ben de seni seviyorum!' olduğu sürece bitecektir aşklar. Ne zaman ki 'seni seviyorum'un karşılığı 'ben de sana seviliyorum!' olursa sarsılmayan kayalara benzeyen mevsimsiz aşklar yeşerecektir, karmaşaya sarılmış dünyanın nicedir kurak meşk bağlarında."
'Kayip Kitap'ta kim bilir daha neler vardı ve usta edebiyatçılarla beraber bütün dünya Kayip Kitap'ın bir gün mutlaka bulunacağına inanmak istiyordu. Çeyrek sayfalık yazı yı bütün yazarlar değiştire değiştire kullanmak zorunda kalmışlardı ve eğer Kayip Kitap bulunabilirse belki de hiç kimse bir daha hiçbirşey yazmayacaktı; çünkü yarılarak geçildiğini bilmediği için içip gitmişti okyanusları ve bu yüzden de kusunca hep okyanus kusuyordu genç yaşında ölen büyük yazar.
İşte böyle oluyordu ve insan körkütük bir teslimiyetle başkalarının eserlerine bakınca, onlarınkine benzeyen şeyler yapmanın ötesine geçemiyordu. İsmi bile bilinmeyen, Kayip Kitap'ın yazarı eğer hepsi birbirine benzeyen dünya klasiklerinden sadece birini okumuş olsaydı, çeyrek sayfasıyla bu kadar çok yazılmışın önüne nasıl geçebilirdi ki? Şimdi hiç kimseye benzemeyen bu genç adamın dokunduğu kalemi görebilmek için çıldıran şuursuzlar, onu defnederken dünyanın en büyük yazarının üstüne toprak attıklarını nereden bileceklerdi?
(Erdal Demirkıran - Sadece Başbakan Okusun)













--
benim hiç DD'ım olmadı
benim hiç modelim de olmadı abi
[link]
sevgiler,
--
All generalizations are false, including this one.
--
Previous Page12345...Next Page